ALLAH İNANCI

ALLAH’A İMAN (Doç. Dr. Emrullah FATİŞ Kilis 7 aralık Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)                                                         

3.1. Allah’a İnanmanın Gerekliliği

İnsanların bedensel yapısı gıda maddelerine ihtiyaç duyduğu gibi, ruh yapısı da manevi gıdaya ihtiyaç duyar. İnsanın maddi ve manevi hayatı dinle bütünleştiği gibi, bireysel ve toplumsal hayatı da dine bağlıdır. İnsanlar hayatın bütün boyutlarında yaratılışın etkisi altındadır. Bu etki insanın hayatı boyunca gözlemlenebilir. İnsan ister âlim olsun, ister cahil olsun kesinlikle tapınılacak veya sığınılacak bir varlığa ihtiyaç duyar. Dağlarda, çöllerde yaşayan insanların bile tarihin belli dönemlerinde bir takım mabutlar icat ederek tapınma ihtiyacını karşıladıkları bilinmektedir. İnsanın fıtratında bulunan tapınma duygusu başlangıçta bazı şahıslara kutsal üstat unvanıyla saygı duyma şeklinde başlayıp gittikçe bu saygı tapınma noktasına kadar ulaşmaktadır. Bu kutsal üstatların iktidara gelmesinden sonra insanların hürriyeti ellerinden alınmakta geride kalan insanlar baskı yoluyla kutsal üstada tapınmaya mecbur bırakılmaktadır. İnsanları bu tür batıl inançlardan uzak tutmak için Yüce Allah peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerden son peygamber Hz. Muhammed’e, “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür”[1] anlamındaki ilahi ferman bildirilmiştir. Bu fermanda ilk önce Hz. Peygamber'in dosdoğru olması, sonra da ona bağlı olanların doğru olmaları, hak ve adalet ölçülerini aşmamaları istenmektedir. Diğer ayetlerde de Yüce Allah, insanın fıtratına yerleştirdiği tevhîd dinine bağlı kalmalarını istenmektedir.[2]

İnsanların yaratılışında tapınma eğilimi vardır. Gerçek Tanrı’yı bulamayan insanlar bu eğilimi karşılamak için yanlış yollara girebilmektedirler. Nitekim bu arayış bir insanı, ya da insanlardan bir grubu ya da bir hayvanı kutsallaştırarak onlara tapınma şeklinde tezahür edebilmektedir. Buna Firavun’un, Hz. İsa’nın ve Hindularda ineğin tanrılaştırılması örnek verilebilir.

Tarihin belli dönemlerinde sultanların, kralların, imparatorların, çarların etrafında toplanan kişiler onları gözlerinde büyüterek tanrılaştırmışlardır. Bunu beyana gerek yoktur. Belli varlıklara tanrılık nispet eden insanların daha sonraları bu aşırılıktan vazgeçtikleri de ayrı bir gerçekliktir. Bütün bunlar insanların ilimden, kesin bilgiden, akli verilerden, tevhit inancından uzaklaşmasının sonucudur.[3]

Allah inancı ilahi dinlerin hepsinin önem verdiği temel inanç esasıdır. Dinler bu inanç esası üzerine kurulurlar. Allah inancı olmadan gerçek bir dinden söz edilemez. Bu yüzden ilahi dinler tevhit inancından sapmış insanları tekrar kazanmak için yüzlerce argüman sunarak onları kurtarmayı amaç edinmiştir.

Her doğan insanın Allah’ı kabul edecek, bir dine bağlanma ihtiyacı hissedecek yapıda yaratılması fıtrattır. İnsanın fıtratında bir dine ya da din kurucusuna bağlanma ihtiyacı bulunur. Gerçek dini bulamayan insanlar ise sahtelerini gerçek yerine koyarak tapınma ihtiyacını gidermeye çalışmışır.

Bu gibi sebeplerden dolayı insan toplulukları içinde çoğu insan dine bağlanmayı tercih etmektedir. Yapılan alan araştırmaları da bunu doğrulamaktadır.

ABD’deki Pew Araştırma Merkezi’nin Din ve Kamu Yaşamı Forumu, “2010 Dünyanın En Önemli Dini Gruplarının Büyüklüğü ve Coğrafi Dağılımı” adlı raporuna ve ABD’li araştırma kuruluşunun 230 ülke ve bölgede yaptığı anketler ile nüfus kaydı araştırması sonucunda dünyanın inanç haritası ortaya çıkarılmıştır.  Bu rapora göre, dünyada 10 kişiden 8’i bir dini gruba bağlıdır. Bu da 2010 yılında 6,9 milyar olan dünya nüfusunun yüzde 84’ü diğer bir ifadeyle 5,8 milyarının dine bağlı yetişkinler ve çocuklarda oluştuğunu ortaya koymaktadır.

Rapora göre dünyada 2,2 milyar Hristiyan (yüzde 32), 1,6 milyar Müslüman (yüzde 23), 1 milyar Hindu (yüzde 15), 500 milyon Budist (yüzde 7) ve 14 milyon Yahudi (yüzde 0,2) yaşıyor. Bunlara ek olarak Afrika, Amerika, Asya ve Avustralya’da geleneksel dinlere inanan 400 milyon kişi (yüzde 6) var (Şekil 3.1).

Zerdüştlük yüzde 1’in içindedir. 58 milyon kişi (yüzde 1) ise Jainizm, Sihizm, Şintoizm, Taoizm, Tenrikyo ve Zerdüştlük gibi diğer dünya dinlerine inanıyor.[4]

İnsan Allah inancından uzak duramaz. Çünkü Rağıb el-İsfehânî’nin de ifade ettiği gibi din dışarıdan gelen bir akıldır, akıl da içeriden gelen bir dindir. Yüce Allah, dışarıdan gelen aklı reddettikleri için kâfirleri “Onlar, sağır, dilsiz, kördürler ve (artık) geriye dönüşleri de yoktur” beyanıyla eleştirmektedir. Kur’an’da, “Allah’ın insanları yaratmasında esas kıldığı o fıtrata uygun hareket et. Allah’ın bu hilkatini kimse değiştiremez. İşte dosdoğru din budur” buyrulmaktadır. Bu ayette “işte dosdoğru din budur” ifadesindeki dinle içten gelen fıtrata uygun akıl kastedilmektedir. Çünkü bozulmamış fıtratla din ittifak halindedir.[5]

Semavî dinlerin etkisinde kalmamış insanlar bile fıtrî olarak ve aklen yaratıcı bir varlığa inanmışlardır. Fakat isim olarak O’na bazen güneş, bazen ay, bazen ateş, vs. demişlerdir. İster sistemleşmiş Yunan geleneğinde isterse sistemleşmemiş pre-Sokratic düşüncede olsun varlığa bir ilk sebep arama gayretleri de bir olan Tanrı’yı keşfetme sürecinin ufak adımlarıydı. Bu sebeple denilebilir ki, dünyada her şey yok olabilir, fakat din ve Allah düşüncesi devam eder. İnsanın kendisinde müşahede ettiği din duygusu bir bütün olarak da bütün insanlıkta mevcuttur. O halde din insanın yaratışıyla birlikte var olmuş bir olgudur. Kökleri yaratılışa kadar uzanan din olgusunun son bulmasına, tarihin bir devrinde fonksiyonunu kaybedip ortadan kalkması mümkün değildir.

İnsanlıkla birlikte yaratılan, fıtrat ve akıl ile keşfedilen din, ilahi vahiyle mükemmelliği yakalamıştır. İnsanların din adı altında geliştirdikleri yanlış anlayışlar bu ilâhî dinle düzeltilmiş, onlarda eksik olan yönler tamamlanmış, insanın bu ilâhî vahiyle tarihe müdahalesiyle tarihin seyri değiştirilmiştir.

Dinin aleyhinde bulunanlar, hiç bir zaman kalplerindeki din ve Allah fikrini söküp atamazlar. Çünkü din ve ulûhiyet fikri onların ve herkesin, daha doğmadan beyin hücrelerine yerleşmiş, kalp boşluklarında kök salmış, kanlarının her damlasında saklanmıştır. Descartes'in ifade ettiği gibi, bir sanatkârın yaptığı eserine imzasını atması gibi Allah, bütün yarattıklarına, kendi varlığını bir his olarak yerleştirmiştir. Bu his ve duygudan kurtulma yolunda verilen inkâr mücadelesi, o kişiye zihni bir sıkıntıdan başka bir sonuç getirmeyecektir.[6]

3.2. Allah’ın Varlığına İlişkin Deliller

Modern ilme göre maddenin temel özellikleri, evrenin yaşına dair ilmî buluşlar ve keşifler, madde sıfat ilişkisi, madde hareket ilişkisi gibi daha birçok örnekler evrenin sonradan yaratıldığına ve onun bir yaratıcısının olduğuna işaret etmekte olup ateistlerin görüşlerinin zan basamağından öteye geçmediğini göstermektedir.

Yüce Allah’ın yarattığı evren, onun ilim, irade, kudret ve yaratma sıfatlarının ürünüdür. Bu sıfatların ürün üzerinde de gözlemlenmesi ve kanıtlanması mümkündür. Çünkü evrendeki muazzam düzen, tabiat kanunları, fizik, kimya ve biyoloji kanunları Yüce Allah’ın zatına ve sıfatlarına işaret eden belirtilerle doludur.

Termodinamiğin ikinci kanununu (entropi) ile ilgili örneklerle de evrenin başlangıcı ve sonunun olduğuna diğer bir ifadeyle yaratıcısının olduğuna hükmedilebilir. Bu bağlamda şunlar söylenebilir:

Asırlar önce yaratılan evrende hala sıcak ortamdan soğuk ortama doğru ısı akışı devam etmektedir. Günün birinde bu akış duracak, ısı denkleşmesi başlayacaktır. Şu ana kadar ısı denkleşmesinin olmaması evrenin sonradan yaratıldığının kanıtıdır. Çünkü evren ezeli olsaydı termodinamiğin ikinci kanununa göre şimdiye kadar evrende ısı denkleşmesinin çoktan gerçekleşmesi gerekirdi. Fakat bu gerçekleşme ilerleyen zamanlar içerisinde mutlaka olacaktır. Isı depolarındaki enerjinin tükenmesiyle evrende ısı denkleşmesi gerçekleşecek ve ısı ölümü başlayacaktır, bu ölüm de evrenin sonunu hazırlayacaktır. Birçok ateistin bilimsel verilerin etkisiyle eski inançlarından vazgeçerek teizme dönüş yapmaları, ateizmin sağlam temele dayanmadığının diğer bir göstergesidir.[7]

İslâm düşünürlerinin Yüce Allah’ın varlığı konusunda ileri sürdükleri önemli 25 delil vardır.  Bu delillerin hepsi de varlığı zorunlu, yokluğu düşünülemeyen, kesinlikle harici sebebe ihtiyaç duymayan, en mükemmel varlık olan, eşyanın ilk sebebi olan Allah’ın var olduğu fikrinde birleşir. Harici sebebe ihtiyaç duymayan Allah’a “illetü’t-tâmme” adı verilmektedir. Yüce Allah’ın varlığını ispata yönelik önemli 25 delil, üç grupta[8]  kategorize edilebilir:

3.2.1.Kozmolojik Delil

Kozmos, düzenli bir yasayla yönetilen evren anlamındadır.[9] Dış âlemi inceleyerek onun ilk sebebi hakkında kanaate ulaştıran delildir. Bu da kendi arasında dört gruba ayrılır.

  • İmkân delili: Var olmaya da yok olmaya da eşit derecede imkânı bulunan, var olması için bir sebebe ihtiyaç gösteren veya yoklukta devam etmesi için yine bir sebebe ihtiyaç gösteren varlıklar mümkün varlıklardır. Yüce Allah’ın dışındaki varlıkların hepsi mümkün varlık türündendir. Çünkü onlar varlık sahasına çıkabilmek için başkasına muhtaçtır.

Evren de mümkün varlık türündendir. Çünkü evrenin var olabileceği düşünülebileceği gibi yok olabileceği de düşünülebilir.   Evrenin yok olabileceğini düşündüğümüze göre onun varlığı kendiliğinden (lizâtihi) değildir. Varlığı kendiliğinden olmayan her şey varlığını başkasından alacağına göre, evren de diğer bir mevcut vasıtasıyla varlık sahasına çıkmış demektir.[10]

Hudûs delili: Evren sonradan var olmadır, kâinat üzerindeki gözlemlerimiz bunu doğrulamaktadır, o halde kendiliğinden var olması mümkün değildir.  Çünkü her sonradan var olanın bir sebebi vardır.  Âlem de sonradan var olmuştur öyleyse âlemin de ilk sebebi vardır. O da Yüce Allah’tır. Evrendeki varlıkların sıfatları sürekli değişmeler halindedir, değişkenlik ise sonradan olan varlıkların özelliği olduğuna göre onların varlıkları başkasına bağlıdır. Yüce Allah’ın varlığı ise başkasına bağlı değildir. Öyleyse kâinatın ilk sebebi Allah’tır.

Yüce Allah, yarattıkları üzerinde otorite sahibidir.[11] Güneşi, Ayı yaratarak her birine bir hareket alanı belirleyen[12] Yüce Allah’ın evren üzerinde otoritesi vardır, evren otorite altındadır, otorite altında olanın ezeli olması düşünülemez, o halde evren ezeli olamaz, sonradan olmuştur. Onu otoritesi altında tutan ezeli bir varlık vardır, o da Allah’tır.

Evreni meydana getiren ana yapı, birbirleriyle uyumlu parçalardan meydana gelmiştir. Bu uyumlu ana yapının oluşabilmesi için, kendisinden önce başka bir varlığın bulunmasına ihtiyaç vardır. Öncesinde başka bir varlık bulunanın yokluktan varlık sahasına çıkması gerekir. O halde evren ezeli değil sonradan olmuştur, onu sonradan var eden de Allah’tır.

Eldeki bilimsel bilgiler evrenin yaklaşık 12-15 milyar yaşında olduğunu göstermektedir. Bu da evrenin zaman açısından başlangıcının ve sonunun olduğuna işaret etmektedir. Mevcut bilimsel veriler evrenin büyük patlama sonucu ortaya çıktığını desteklemektedir.[13] “O gökleri ve yeri sıfır anında yoktan var edendir...„[14]  ayeti de bu çerçevede yorumlanabilir.

Evrenin en küçük biriminden en büyük birimine kadar her varlıkta Yüce Allah’ı tasdike götürecek deliller gözlemlenebilir. Hareketin hareket ettirene muhtaç olması, cisimlere ait yüzlerce sıfatın cisimlere muhtaç olmaları, bu sıfatların cisimler olmadan varlıklarını sürdürememeleri, yüzlerce özellik taşıyan maddenin ve canlıların kendiliğinden oluşamamaları aşkın bir yaratıcının varlığına delildir.

  • Hareket delili: Hareket deliline göre, her hareket edene bir ilk hareket veren vardır. Evrene de bir ilk hareket veren vardır o da Allah’tır. Her hareket bir önceki hareketten kaynaklanır. Bu sonsuza kadar böyle gidemez. Hareketler zincirinin bir ilk hareket ettiriciye bağlanması zorunludur. Bu hareketi veren Allah, ezeli ve varlığı zorunlu olduğu için başka hareket ettirici güce muhtaç değildir.[15]
  • Düzen delili: Yüce Allah’ı görmeyen kişi aklını kullanarak, kâinattaki muazzam düzeni inceleyerek, bunlara bir düzen verenin varlığını anlayabilir.“Yedi kat göğü birbiriyle tam bir uyum içinde yaratan O, ne yücedir! Rahman'ın yaratışında hiçbir aksaklık göremezsin. Gözünü bir kez daha ona çevir! Hiç kusur görüyor musun? Evet, gözünü tekrar tekrar ona çevir: her seferinde bakışın, şaşkın ve bezgin bir şekilde önüne geri dönecektir...”[16] Ayette de ifade edildiği gibi evrenin her parçasında mükemmel bir düzen ve uyum gözlerimizle görülebilir. Yine karadaki, denizdeki, havadaki varlıkların her biri bize Yüce Yaratıcıyı fısıldar.

Evrenin genişlediği yönündeki bilimsel açıklamalara Kur’an şöyle işaret etmektedir:

“Evreni yaratıcı gücümüz ile inşa eden biz olduğumuz gibi şüphesiz onu istikrarlı bir şekilde genişleten de biziz”.[17]

“Gerçek şu ki, semavi varlıkları ve yeri yörüngelerinden sapmamaları için tutan yalnızca Allah'tır. Bir kere sapınca da, O'nun müdahale etmemesi halinde başka hiçbir güç onları tutamaz.”[18]

“Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na ağır gelmez”.[19]

Evrenin tasarımının nizam ve intizamının, tesadüflere bağlı olarak gelişmesi, amaçsız bir şekilde tasarlanması mümkün değildir. Kur’an bu gerçekliği şöyle ifade etmektedir:

Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini takip edişinde; insanlara faydalı yüklerle denizlerde seyreden gemilerde; Allah'ın gökten indirerek onunla ölü toprağa can verdiği ve her çeşit canlının çoğalmasını sağladığı yağmurlarda; rüzgârların yönünün değişmesinde ve gökle yer arasında kendileri için tayin edilmiş belirli güzergâhlarda akan bulutlarda: bütün bunlarda düşünüp, akıllarını kullananlar için mesajlar vardır.”[20]

  • İnâyet delili: Yüce Allah evrendeki muazzam düzeni insanın çıkarına uygun şekilde yaratmıştır ve söz konusu yaratılış tesadüfi olamaz.  İnayet kanıtı adı verilen bu delil[21] Allah’ın varlığına götürmektedir. Kur’an’da bu delille ilgili birçok ayet vardır:

“Allah dünya üzerinde ne varsa insanlar için yaratmıştır.”[22]

“Göğe büyük takımyıldızları serpiştiren ve yine oraya parlak bir ışık kaynağı ve Ay gibi bir aydınlatıcı yerleştiren Allah ne yüce, ne cömerttir.”[23]

“Öyleyse insan, yiyeceklerinin kaynağına bir baksın: nasıl suyu bolca indirmekteyiz ve sonra toprağı daha da büyüterek parça parça yarmaktayız, bu sayede ondan tahıllar yetiştirmekteyiz ve üzüm bağları ve yenebilir otlar, zeytin ağaçları ve hurmalıklar ve ağaçlarla dolu bahçeler, meyveler ve otlar, sizin için ve hayvanlarınızın beslenmesi için.”[24]

Bütün bunlar insanların faydasına sunulmuş ilahi yardımlardır. Yine diğer bir ayette:

“Güneşi parlak bir ışık kaynağı ve Ay’ı aydınlık kılan ve yılların sayısını bilesiniz, zamanı ölçebilesiniz diye ona evreler koyan O'dur. Bunların hiç birini Allah bir anlam ve amaçtan yoksun yaratmış değildir. Allah, bilmek isteyen bir topluluk için ayetlerini ayrıntılı olarak işte böyle açıklıyor.”[25]

 Bu ayette Yüce Allah, Güneş’i, Ay’ı ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan takvimleri insanın faydasına sunduğunu bildirmektedir. Yine evrendeki varlıkların insanların hizmetine sunulduğuna Kur’an şöyle işaret etmektedir:

“Allah'ın göklerdeki ve yerdeki her şeyi emrinize verdiğini, nimetlerini açıkça veya gizlice önünüze alabildiğine serdiğini görmez misiniz? Yine de insanlar arasında öylesi var ki, Allah hakkında hiçbir bilgisi, bir rehberi ve aydınlatıcı bir vahiy olmadan O'nunla ilgili tartışmalara girer.”[26]

“Ve geceyi gündüzü sizin yararlanmanız için koyduğu yasalara boyun eğdirmiştir O; Güneş, Ay ve bütün yıldızlar, hepsi O'nun buyruğuna boyun eğmişlerdir.  Dikkat edin, bütün bunlarda, şüphesiz, aklını kullanan kimseler için çıkarılacak dersler vardır![27]

İslâm filozofu Farabi inayet kanıtının diğer bir örneğini şu ifadelerle vermeye çalışır:  Evren yaratıcısız ve kendi kendine olamaz. Onu idare eden ve yöneten Yüce Allah’tır. Bir hardal tanesi bile yaratıcıdan uzak kalamaz.  O'nun inayeti,  en küçükten en büyüğüne kadar bütün evrene yayılmıştır. Evrenin bütün parçaları ve onların durumları en sağlam ve en uygun bir biçimde onun tarafından yerleştirilmiştir. Her şey de yerli yerindedir.[28]

Yüce Allah dünyamızı hava tabakasıyla kaplamış bu yolla da Güneş ve yıldızlardan gelen radyasyona karşı korumuştur. Yine havanın içinde %78 azot, %21 oksijen ve diğer gazlardan oluşan bir karışım vardır. Eğer atmosferimizdeki oksijen %10 miktarında olsa hayat olmayacak, %21’den fazla olsaydı yeryüzünde yangınlar çıkacaktı.  Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Atmosferin, yıldızların,  Ay’ın, Güneşin tasarımının boşuna olmadığını az bir düşünceyle anlayabiliriz.[29]

Biz evren üzerinde duyularla algılanabilen her hangi bir varlık üzerinde inceleme yaparsak onun amaçsız yaratılmadığını, yaratılışında bir faydanın olduğunu görürüz.  Karada, denizde ve havada yaşayan canlıları incelediğimiz zaman onların her birinin tasarımının bulundukları ortama uygun olarak düzenlendiğini görürüz. Bütün bunlar ilahi bir düzenleyicinin varlığına götürmektedir.

Ünlü İngiliz fizikçisi Paul Davies’e göre, evren genişlemeye devam etmektedir. Onun genişleme hızı normal hızdan daha yüksek olsaydı madde oluşumu durur, dağınık bir evren ortaya çıkardı. Bu hız daha düşük olsaydı evrenin ansızın çökmesine yol açabilirdi.[30] Bütün bunlar evrenin bir iradenin ürünü olduğuna ve bir amaç doğrultusunda yaratıldığına işaret etmektedir.

3.2.2.Akıl Yoluyla Çıkarılan Metafizik Delil

Yüce Allah’ın varlığını ispat için akıl yoluyla çıkarılan delillere başvurarak noksan sıfatlardan uzak bir yaratıcının varlığı kanıtlanabilir. Bu delillerden ikisi üzerinde duralım:

  • Sonsuzluk delili: İnsanın sonlu bir varlık olmasına rağmen sonsuzluk fikrini taşıması rastlantı sonucu olamaz. Bu düşünce bizim ürünümüz olamaz. Bu fikri bize veren bir varlık olmalıdır. O da Allah’tır.[31]
  • Kemal tasavvuruna dayalı deliller: Ekmel varlık kanıtı da, Yüce Yaratıcı’nın varlığına götürmektedir. Bu kanıta göre, evrendeki varlıkları az mükemmelden çok mükemmele doğru bir sıraya koysak bile, bu varlıkların hiçbirinin tanrı niteliği taşıyamayacağı ve daha mükemmel aşkın bir varlığa muhtaç olacağı anlaşılacaktır. İşte varlığı zorunlu yokluğu düşünülemeyen o en mükemmel varlık Yüce Allah’tır. Evrendeki varlıklar ölümlüdür, Yüce Allah ise ölümsüzdür. Ölümsüz varlık ölümlüye göre en mükemmeldir. Evrendeki varlıklar ezeli değildir, Yüce Allah ise ezelidir. Ezeli olan, ezeli olmayana göre en mükemmeldir. Varlıkların en mükemmeli Yüce Allah’tır, o halde evrenin yaratıcısı odur.

3.2.3. İnsan Tabiatından Çıkarılan  Ahlaki ve Vicdani Deliller

Yüce Allah’ın varlığını ispata yönelik ahlaki ve vicdani delillerden biri insanlık tarihi ve umumun kabulüne dair delil, diğeri de ahlâk kanıtıdır. Şimdi bunları görelim:

  • İnsanlık tarihi ve umumun kabulü delili: İnsanlık tarihi boyunca her asırda din inancının ve Allah fikrinin var olduğuna şahit olmaktayız. Farklı milletlere mensup insanlarda görülen mutlak inanç birliği din fikrinin genel Allah inancının fıtri olduğunu göstermektedir.

Fıtrat terim olarak dini kabul etmeye hazırlanmış bir yaratılışı[32] ifade etmektedir. Binlerce özellik taşıyan ilahi sanat harikası olan insanın ruh yapısı Yüce Allah’ın varlığını anlayacak özde yaratılmıştır. İşte bu yüzden gaflet, kibir ve inatla küfr-i inâdiye saplanmayan[33] her insanın doğasında Allah’ın varlığını anlama gücü vardır. Bu gücün insanın doğasında olduğu gerçeği Kur’an’da mecazi ifadelerle anlatılır. Bu ifadelerin açılımı şöyledir: Hz. Âdem’den beri her yaratılan insanın doğasında Yüce Allah’ın varlığını birliğini kavrama, anlama yeteneği vardır. İnsanların yaratılışlarında mevcut olan bu yetenek yardımıyla kusursuz yaratılışa sahip insanların hepsi ben sizin Rabbiniz değil miyim sorusuna evet diyecek özellik taşırlar. Yüce Allah’ın her insanın doğasına bu özelliği yerleştirmesinin sebebi ahirette insanların biz Allah’tan haberimiz yoktu şeklinde bahaneler uydurmamaları içindir. Bu temel düşünce daha iyi anlaşılsın diye ayetteki soyut anlamlar zihinde film seyreder gibi canlandırılmakta bu yolla muhatabın konuyu somut örnekler içerisinde anlaması sağlanmaktadır. Buna göre Yüce Allah her insanın iman etmesi için gerek zihinsel gerekse psikolojik açıdan hem insanın iç dünyasında hem de fiziksel âlemde kendi varlığına birliğine kılavuzluk edecek kanıtlar yaratmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber’in “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar”[34] anlamındaki hadisi de bu gerçeği anlatmaktadır.[35] Böylece Allah’ın varlığını anlama gücünün insanın doğasında olduğu şeklindeki soyut düşünce, somut örneklere dönüştürülerek bize sunuluyor. Fıtrata uygun davran[36] ayeti de Allah’ın varlığını anlama gücünün insanın yaratılışında olduğu fikrine destek vermektedir. Başına felaket gelen insanların hemen Allah’ı hatırlayarak ondan yardım dilemesi[37] de insanın yaratılışında Allah’ın varlığı fikrinin olduğunun başka bir ifadesidir.

Eğitim öğretim yoluyla insanları fıtrattan saptırmak mümkün olduğu gibi, yine eğitim öğretim yoluyla onları fıtrata döndürmek mümkündür. Bunun en güzel örneğini Osmanlı tarihinde görmekteyiz. Osmanlılar, devşirdiği gençlerin Hıristiyan olmasından çekinmemiş, onları toplayarak eğitim ve öğretimden geçirmişler, yeniden fıtratlarında mevcut olan tevhit inancına döndürerek, topluma ve ülkeye yararlı insan haline getirmişlerdir. Normal yatağında akan bir nehrin kanalını değiştirerek başka bir kanala akıtmak mümkün olduğu gibi, başka kanaldan tekrar eski kanala döndürmek de mümkündür. İşte fıtratı buna benzetebiliriz. Bu benzetmeye göre fıtrat, normal yatağında akan bir nehirdir. Müslüman olmadığı için gayrimüslim olan gencin durumu da başka bir yöne kanalize edilmiş nehirdir. Osmanlı devşirme uygulamasıyla fıtrattan uzaklaştırılmış olan gençlerin, tekrar fıtratın yoluna döndürülmesi başarılmıştır.[38]

Kur’an, batıl dinlerin etkisinde kalmış insanların fıtrata dönmeleri için şu ifadeleri kullanmaktadır:

“O halde sen, batıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve özünü, hak din olan İslâm’a yönelt. Yani Allah’ın insanları yaratmasında esas kıldığı o fıtrata uygun hareket et.  Allah’ın bu hilkatini kimse değiştiremez. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların ekserisi bunu bilmezler.”[39]

Tevhit inancından uzaklaşarak batıl yollara sapanların tek kurtuluş yolu öze dönmeleri, diğer bir ifadeyle fıtrata uygun hareket etmeleridir. Mâturîdî’ye göre, her insan Yüce Allah’ın Rablığını ve onun birliğini anlayabilecek özde yaratılmıştır. İlgili ayetten bu sonuca ulaşılabilir.[40] Bu ayette insanın çevresinden edindiği yanlış bilgilerle bozulmamış fıtratının ne kadar önem taşıdığı üzerinde vurgu yapılmaktadır. Çünkü fıtratın bozulması ateizme götürebilir. Ateist inanca sahip olmak da fıtri bozukluk olarak yorumlanabilir.[41] Eğer insan bozulmamış fıtratını doğru kullanırsa, akıl yürüterek evrenin yaratıcısı üzerinde düşünürse kâinat kitabından Allah’ın varlığına deliller çıkarabilir. Hz. İbrahim’in akıl yürüterek Allah’ın varlığını bulmasını buna örnek verebiliriz.[42] Varlığın yapısına yerleştirilen kurallar bütününe takdir denilmektedir.[43] Allah Teâla, insanın yapısına yaratıcısını anlayabilme özelliğini takdir etmiştir. Yüce Allah insanın fıtratını, yaratıcısını anlayabilecek vasıflarla donatmıştır. Bu yüzden, insanın Allah’ı inkâr etmesinin asla sağlam dayanağı olamaz. Allah Teâla kendi varlığını insan fıtratına kotlamıştır.  Bu kotlamaya uygun hareket etmenin önemine diğer bir ayette şöyle işaret edilmektedir:

“De ki: Hayatımız Allah'ın rengi ile renklenir! Kim hayata Allah'tan daha güzel renk verebilir, eğer gerçekten O'na kulluk ediyorsak?”[44]

“İnsan benliğini düşün ve onun nasıl yaratılış amacına uygun şekillendirildiğini ve nasıl iyilik ve kötülük işleyebilme iradesi verildiğini! Her kim benliğini iyiliklere yönelerek arındırırsa, kesinlikle mutluluğa erişecektir.”[45]

“Gerçek şu ki, insanı yaratan Biziz ve onun iç benliğinin ona ne fısıldadığını Biz biliriz çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız.”[46]

Beyne kan taşıyan şah damarı olmadan insanın yaşama imkânı olmadığı gibi, insanın fıtratına kodlanmış Allah inancı olmadan da sağlıklı huzurlu yaşama şansı yoktur. Beynin her an için şah damarının taşıdığı kanla hayatını devam ettirdiği gibi, insanın içine şah damarından daha etkili bir şekilde yerleştirilmiş Allah hissiyatı ile ruhumuz hayatiyetini devam ettirir. Şah damarsız yaşayamayan insanın, kendisini uzak hissettiği Rahman’dan yoksun olarak yaşaması da düşünülemez.[47] Eğer insan çevrenin ve toplumun etkisiyle batıl inançlarla kirlenen benliğini bu kirlerden arındırırsa kesinlikle mutluluğa erecektir.

Günümüz araştırmalarına ve arkeolojik kanıtlara bakılırsa insanlık tarihinin başından beri bir tür din ya da tanrı algısından söz edilebilir. En eski kazılar, mağaralarda, mezarlarda, mabetlerde, müzelerde bulunan betimlemeler hepsi bir ritüele, bir mitolojik tanrı algısına veya bir dine işaret etmektedir.

Dünya medeniyetlerindeki tanrı algıları incelendiğinde Ön Asya Uygarlıklarından Mezopotamya Uygarlığında, Mısır Uygarlığında, İbrani ve Fenike Uygarlığında, İran ve Pers Uygarlığında; Anadolu Uygarlıklarından Hatti, Hurri, Hitit, Urartu, Frigya, Lidya, Likya uygarlıklarında; Hint ve Çin Uygarlıklarında; Akdeniz Uygarlıklarından Yunan ve Roma uygarlıklarında; Orta ve Güney Amerika Uygarlıklarında; Orta Asya Bozkır Uygarlıklarında dini ritüellerin ve tanrı algılarının varlığı tespit edilebilmektedir. Böylece mutlak ateistlerin insanların fıtratında Allah inancı bulunmaz tezi hem arkeolojik kanıtlar yoluyla hem de bu alanda yapılan anketler yoluyla çürütülmektedir.[48]

Tarih boyunca çeşitli devrelerde bir takım hurafeler bulunmakla beraber, insanda tanrı fikri daima mevcut olmuştur. Hatta inkârın en aşırı noktasına ulaşmış olan kimseler bile, büyük bir felâketle karşılaştıkları zaman, taşa toprağa, ağaca sığınma yerine, kendinden üstün bir yüce kudrete sığınmayı tercih etmişlerdir. İşte devirleri, memleketleri ve kültürleri birbirinden farklı olan milletlerde görülen bu ilâh fikri ve din duygusu, Allah’ın varlığına delâlet etmektedir.[49]

  • Ahlâk delili: Bu delil, Yüce Allah’ın varlığına götüren önemli kanıtlardan biridir. Her insanda, iyi ve salih amel sahiplerine karşı bir sevgi, buna mukabil kötülük ve ahlâksızlara karşı da bir nefret hissi vardır. İnsanın yaratılışına bu özelliği yerleştiren Yüce Allah’tır. Bu özelliğini devam ettiren insanları Kur’an şu ifadelerle övmektedir:

“İman edip doğru ve yararlı işlerde bulunanlar, işte onlar, bütün yaratıkların en hayırlılarıdır.”[50]

“Gerçek şu ki biz insanı en güzel şekilde yaratırız ve sonra bu özelliklerini kaybedince onu aşağıların en aşağısına indiririz.”[51]

İnsanlar davranışlarında hürdür. Doğru ve faydalı davranışların yanında, yanlış ve zararlı davranışlar da yapabilir. Yüce Allah insana özgür irade vermiştir. Onun önüne iyi ve kötü olmak üzere iki seçenek koymuştur. O, seçimindeki serbestlikten dolayı, işlediklerinden sorumlu tutulmuştur. İnsan başıboş yaratılmamıştır. Yaratılışındaki ahlakiliği devam ettirip ettirmemekten sorumludur.[52] Bunu Kur’an şöyle ifade etmektedir:

O, hanginizin daha güzel davranış (amel) yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratandır.[53] Ayrıca Yüce Allah insanları tevhit inancına yöneltmek ve bu inancın tabiata yansıması olan ahlâki olgunluğa ulaşmalarını sağlamak için peygamberler göndermiştir.[54] Hz. Peygamber de güzel ahlâkı kabule yatkın şekilde yaratılan insanların bu özelliklerinde olgunlaşmayı temin için gönderilmiştir. Onun aşağıdaki sözleri konumuza ışık tutmaktadır:

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[55]

3.3.Allah’ın Birliği (Tevhid)

İmanın temel ilkesi tevhid yani Allah’ın bir tek olduğuna imandır. İslam düşüncesinin temel taşını teşkil eden anahtar kavramlardan birisidir. Tevhidin anlamı, “Allah'tan başka ilah yoktur” sadece zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz olan tapınılmaya değer varlık yani Allah vardır” demektir. Geri kalan bütün tapınma ve ibadet nesneleri bâtıldır. Başka herhangi bir şeye kulluk etmek hataya düşmektir.  Böyle bir hata şirk denen en büyük günah türüne girer. Şirk kavramının sözlük anlamı, Allah’tan başkasına kulluk etmek, özgün insan fıtratındaki Allah algısına ihanet etmektir.  Allah’a başkasını eş koşmak sadece birçok tanrıya ibadet değil, aynı zamanda insanın, kendi kişisel arzularının heva ve heveslerinin peşinden gitmektir. Tevhid, İslâm’ın üçüncü boyutu olan ihsanla da yakından ilgilidir. Şirk ise sadece tek bir şey varken onu, iki veya üç görmektir. Her türlü batıl inanca yönelişte, doğru yoldan uzaklaşmada şirkin etkisi vardır.

Hz. Nuh, Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Şuayb da kavmini tevhid inancına ve Allah’a kulluğa çağırmıştır, çünkü Hz. Muhammed’e kadar gelen bütün peygamberlere tevhid inancı ve Allah’a kulluk etme konusunda vahiy gelmiştir.[56] Bu konuya aşağıdaki ayetler örnek olarak verilebilir:

 “Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her elçiye: “Benden başka tanrı yoktur; bana kulluk edin” diye vahyetmişizdir.”[57]

Allah,  görünmez varlıkları ve insanları yalnızca kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır.[58]

“And olsun ki, her millete: “Allah'a kulluk edin, azgınlardan kaçının” diyen peygamber göndermişizdir....”[59]

“Allah Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Ey Muhammed! Sana vahyettiğimiz gibi İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: “Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.” Ortak koşanları çağırdığın şey, onların gözünde büyümektedir. Allah dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.”[60]

Yüce Allah’a ve onun eşsizliğine imanla başlayan tevhid inancı, insanın gönül dünyasının derinliklerine yerleşerek içselleşir, mana ve mefhum olarak söz ve davranışlarda ibadet olarak tezahür eder.         

3.4.Tevhid’in Mahiyeti ve Çeşitleri

Allah’ın zat, sıfat, fiillerinde ve mabud oluşunda eşsizliğini ifade eden tevhit, İslam düşüncesinde önemli bir yere sahip olan odak kavramlardan birisidir. İmanın altı şartını usulü selase dediğimiz Allah’a, peygamberlere ve ahirete iman kavramları içerisinde toplayabildiğimiz gibi bu üç kavramın odak noktasına tevhit inancı yerleştirilebilir. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın bölünemez ve parçalanamaz anlamda birliğine ve eşsizliğine vurgu yapmaktadır. Tevhit, İslâm’da Allah’ın tam anlamıyla birliği demektir ve çok tanrıcılığın bütün şekilleri onun birliğine aykırıdır. Tevhit, “Allah’tan başka İlah yoktur ve Muhammed onun elçisidir”, anlamına gelen kelime-i tevhidde dile getirilir. Bu ifadenin anlamı, Allah’ın dışında hiçbir şeyin ibadete layık olmadığıdır. Hz. Muhammed’in elçi olduğunun ise zikredilmesi çok önemlidir. Bu ifadeyle, Hz. Muhammed’in Allah veya Allah’ın oğlu olma yönünün olmadığına, ayette bildirildiği gibi sadece insan ve Allah’ın mesajını insanlara iletmek için gönderilmiş bir peygamber olduğuna dikkat çekilmektedir.

Kur’an, puta tapıcılığı affedilmez bir günah olarak ve şiddetle eleştirir. Putlara ibadet etmeyi mantık dışı görür ve işitmeyen, görmeyen, başkasına faydası olmayan varlıklara tapmanın ardındaki saçma düşünceyi sorgular.

“Ey İnsanlar! İşte size bir misal veriliyor; onu dinleyin şimdi: sizin Allah’tan başka yalvarıp yakardığınız bütün o düzmece varlıklar, hepsi bir araya gelseler dahi, bir sinek bile yaratamazlar değil mi? hatta bir sinek onlardan bir şey kapacak olsa, onu bile geri alamazlar! Başvurup isteyen de, başvurulan ve istenen de ne kadar güçsüz!”[61] Yüce Allah, sahte tanrıların güçsüzlüğü karşısında kendi gücünün büyüklüğünü bize tanıtmak amacıyla sinek örneğini vermektedir. Allah’ın dışındaki tanrı tiplerinin, mükemmel donanımlarla yaratılmış küçük bir sineği bile yaratma özelliklerinin bulunmadığına dikkat çekilerek onlar eleştirilmektedir.

O evreni ve insanı boşuna yaratmadığını bildirmekte ve bu ikisiyle yakından ilgilendiğini peygamberler göndererek duyurmaktadır. O halde insana düşen temel görev, Yüce Allah’ın evrenle ve insanla yakın bağının bulunduğunu tespit ederek, tevhidi içselleştirerek, ibadetin yalnız Allah’a yapılacağını söz ve davranışlarına yansıtmaktır. Çünkü davranışa dönüşen iman kapasitesi insanı meziyet sahibi yapar. İslam’ın beş şartı içerisinde önce kelime-i şehadetle iman dairesine giren kişi bu imanın uygulamasını geriye kalan namaz, oruç, hac, zekât gibi diğer ibadetlerle yerine getirir. Zira ibadet imanın uygulamasıdır.

Yüce Allah Kur’an’da insanların aklını iyi kullandıkları takdirde bir tek Allah olduğunu anlayabilecek bir yaratılışa sahip olduklarına şöyle işaret etmektedir:

“Sıkıntıya düşene, darda kalıp dua edene sahte tanrıların yardımı dokunmaz. Ancak yardımı sizi birbiri ardınca gelen kuşaklar halinde yeryüzüne egemen kılan Allah yapar.”[62]

“Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne de az düşünüyorsunuz?”[63]

“Yer, gök ve bunların arasında bulunan bütün varlıklarda Allah’ın varlığına, birliğine, ortağının ve benzerinin olmadığına işaret yönü vardır.”[64]

Tevhid, Yüce Allah’ın zati sıfatlarından vahdaniyet sıfatının ürünüdür. Vahdaniyet sıfatı: Yüce Allah’ın bir olması, ortağı ve benzerinin olmaması demektir. Yüce Allah, zatında, sıfatında, fiillerinde, ibadete layık olmasında eşsiz ve tektir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Buna aklen delilimiz, eğer Yüce Allah bir olmasa, çok olsa, tanrılar arasında kavga çıkar, onlar aciz duruma düşerlerdi. Bunlar ise tanrılığa ters düşen düşünce tiplerdir. Onun vahdaniyetine naklen delilimiz ise, “Sizin Tanrınız tek tanrıdır ondan başka tanrı yoktur rahmandır, rahimdir”[65] ayetidir. Yani sizin tapmanız gereken bir ilahtır, bununla beraber bunca mahlûkat varlık kazanmış, kâinat da mükemmel bir düzen içerisinde devam etmektedir. Şu halde yerlerde ve göklerde Yüce Allah’ın dışında başka bir yaratıcı yoktur. İbadete layık olması yönüyle de tektir, ibadete layık ve onu hak etmiş sadece Yüce Allah vardır. Bu konuda dahi eşi ve benzeri yoktur. Çünkü Yüce Allah’ın insanı en mükemmel bir biçimde yaratması, ona varlık vermesi, el, ayak, göz, kulak, ağız, burun gibi dış organlar, akıl fikir ve hafıza gücü gibi iç organlar vererek onları süslemesi, çeşitli fiillerde ve hallerde kullanmak üzere organlar ve mafsallar yaratması, nefes almak için hava, insanın faydasına sunulan yiyecekler, içecekler, mesken ve daha başka nice nimetler ihsan etmesi, onun ibadete layık ve müstehak olmasını gerektirir. Çünkü Yüce Allah insanlara borçlu olmadığı halde, sırf lütuf ve ikram olsun diye milyarlarca lira değerinde bunca büyük nimetler mukabilinde, hakiki nimet verici olan Yüce Allah’a şükretmek ve kullukta bulunmak aklen ve dinen vaciptir. Dolayısı ile ibadete layık ve müstahak ancak hakiki nimet verme vasfına sahip olan Allah Teâla’dır.[66]

Tevhid en açık şekliyle İhlas Suresi’nde şöyle ifade edilmektedir:

“De ki: O Allah, tekdir, birdir. Bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O, hiçbir şeye muhtaç değil­dir. Doğurmamış ve doğrulmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır."[67]

 

 

3.4.1.Tevhidin Çeşitleri:

Tevhid iki kısma ayrılarak incelenebilir. Bunlardan biri imanda tevhid, diğeri de ibadette tevhiddir.

  • İmanda tevhid: İslam dininin temel amacı insanları dünya ve ahirette mutlu etmektir. Bu mutluluk da iman ve amel şartına bağlıdır. İmanda tevhid, Yüce Allah’ın eşsizliğini kabule dayalı bir kavramdır. O, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsizdir. Allah’a ortak tanımak ulûhiyyette şirktir. Kâinatta ne varsa hepsi Allahtan kaynaklanır. Bütün kâinat ona aittir. Yerde ve gökte ne varsa hepsi onundur.[68] İmanda tevhid zihni bir fonksiyondur, imanın teorik yönünü oluşturur. İmanda tevhid üç kısımda incelenebilir:
  • Allah'ın zatında tevhit: Allah’ın zatı bölünemeyen ve parçalanamayan anlamda birdir ve eşsizdir.
  • Allah'ın sıfatlarında tevhit: Yüce Allah’ın zatî ve subutî sıfatları vardır. Bu sıfatlar Allah Teâla’ya özgün sıfatlar olup benzeri hiçbir varlıkta bulunmaz. Çünkü “hiçbir şey O'nun benzeri değildir” (Şûrâ 42/11). “Muhâlefetü’n-li’l-Havâdîs” sıfatı bunu ifade eder.
  • Allah'ın fiillerinde tevhit: Yüce Allah’ın yaratma yönünden eşsizdir. Hiçbir Müslüman Allah’tan başkasını yaratıcı, yoktan var edici kabul edemez. Böyle bir anlayış İslâm’ın tevhit inancına aykırıdır.[69]

Kısaca dinin temeli imanda tevhitle atılır. Evrende olup biten her şeyi Yüce Allah’ın iradesine bağlamak, onu sebeplerin sebebi olarak görmek, putperestliğin ve şirkin tevhidin karşıtı olduğuna inanmak imanda tevhidi oluşturur.

  • İbadette tevhid: “Boyun eğmek, itaat etmek” anlamına gelen ibadet, Türkçe’de “kulluk” ve “tapınmak” kavramlarıyla karşılanabilir. İbadette tevhit, Allah’tan başkasına tapmamak ve sığınmamak demektir[70]. Buna ibadette tevhit veya amelî tevhit de denir. Amelî tevhit kişinin kalbiyle Allah’ı sevmesi, davranışlarıyla bu sevgisini ispat etmesidir. İbadette tevhide zarar veren şeylerden biri Allah rızası için olması gereken amellerin ve ibadetin gösteriş ve dünya menfaati için yapılmasıdır. Diğeri, bir kısım tasavvuf erbabının manevi mertebelerini yüksek kabul ettikleri kimselere karşı beşer üstü bir saygı göstermeleridir. Hâlbuki bütün yaratıkların en faziletlisi olan Hz. Muhammed böyle bir saygıyı kabul etmemiş ve bunu yasaklamıştır.[71]

3.5.Tevhide Aykırı İnanç ve Uygulamalar

Şirk, sözlükte “bir şeyi ortak yapmak, birden fazla kişiye tahsis etmek, ortak kabul etmek ve ortak saymak” manalarına gelen şirk, ıstılahta, Yüce Allah’ın ilahlığında, sıfat ve fiillerinde ve Rab oluşunda ortağı, benzeri ve eşinin olduğunu kabul etmeyi ifade eder. Bu yönüyle tevhidin zıddı şirktir.

Kur’an’da birçok ayette, şirkin affedilmeyecek derecede büyük bir günah ve Allah’a iftira olduğu anlatılmakta[72] ve bazı ayetlerde farklı ifadeler içerisinde puta tapmanın yasak olduğuna şöyle işaret edilmektedir:

“(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz müslümanlarız! deyiniz.”[73]

Kur’an-ı Kerim, bütün peygamberlerin şirk inancından uzak olduklarını ve gönderildikleri kavimleri de şirkten uzaklaştırmaya çalıştıklarını bildirmektedir.[74] Böylece Kur'an-ı Kerim, gerek Hz. Musa’dan önceki, gerekse ondan sonraki toplumların inanç yapısına ışık tutmaktadır. Hz. Hud puta tapıcılığın kötü bir davranış olduğunu, kendisinin başkaları gibi puta tapmaktan uzak bulunduğunu ifade etmiştir.[75] Hz. İbrahim hiçbir şeyi Allah'a eş koşmamakla emrolunmuş[76], o da oğullarını puta tapmaktan koruması için Allah'a dua etmiştir.[77] Aynı şekilde Hz. Yusuf ataları Hz. İbrahim, İshak ve Yakup’un dinine uyduğunu, Allah’a eş koşmasının kendisine yakışmayacağını beyan etmiştir.[78] Hz. Lokman Allah’a ortak koşmamalarını oğullarına tavsiye etmiştir.

Şirk altı kısma ayrılır;

  • Şirk-i istiklâl: Mecûsîlerle düalistlerin (seneviyye) inançlarında görüldüğü gibi bağımsız iki ilahın varlığını kabul etmek.
  • Şirk-i teb’iz: Hristiyanlıktaki teslis inancı gibi, kısımlara ayrılmış çeşitli ilahlardan oluşan bir tanrıyı kabul etmek.
  • Şirk-i takrib: Allah’ı yaratıcı olarak kabul etmekle birlikte, O’na yaklaştırır veya şefaatçi olur ümidiyle putlara ve heykellere tapınmak.
  • Şirk-i taklid: Cahiliye Arapları’nda olduğu gibi putlara ve heykellere tapınmada atalarını taklid etmek.
  • Şirk-i esbâb: Tabiatın ezeli olduğuna, onun sebebinin Allah olmadığına inanmak, tabiatı yaratıcı olarak kabul etmek.

-Şirk-i ağraz: İbadetleri Allah rızası için değil de bazı kişileri hoşnut etmek için yapmak.[79]

3.6.Allah'a Karşı Görevlerimiz

Dünya hayatında güzel sonuçlar elde etmek için çaba ve gayret sarf etmenin önemi büyük olduğu gibi ahiret hayatı içinde aynı durum geçerlidir. Tembel tembel yatan kişinin başarıya ulaşması düşünülemez, emeğin karşılığını almak,  güzel sonuçlara ve nimetlere kavuşmak için çalışmak gereklidir. İnsanın çalışıp güzel sonuçlar elde edebilmesi için Yüce Allah evrende mükemmel bir altyapı hazırlamıştır. Yüce Allah’ın bize böyle bir güzel alt yapı hazırlamasından dolayı, onu tanımak, ona şükretmek, onu sevip saymak, kulluk görevini yerine getirmek, onun yarattığı hiçbir varlığa zarar vermemek gerekmektedir. Yüce Allah peygamberler aracılığı ile insanlara emirlerini ve yasaklarını duyurmuştur, onun emirlerini yerine getirmek, yasaklarından uzak durmak, zaman zaman onu hatırlayıp ibadet etmek ona duada ve niyazda bulunmak Allah'a karşı görevlerimiz arasındadır.

Yüce Allah peygamber göndermese bile insanlar akıl yoluyla onu tanıyabilir ona karşı şükretme ve güzel ahlak örnekleri sergileme gereğini düşünebilirlerdi. Bize küçük bir ikramda bulunan kişilere karşı teşekkür ediyoruz, Yüce Allah'ın insan çıkarlarına hizmet eden muazzam bir evren hazırlaması, elbette ona karşı teşekkürü gerektiren bir durumdur.

Evrenin mükemmel bir yaratıcısının varlığını kabul eden kişiler, akıl ve iradelerini kullanarak ondan başka yalvaracak, dua edecek, sığınacak, ibadet edecek hiçbir varlığın bulunmadığını da kabul ederler. Bu kabulleri neticesinde ona karşı daima edepli, terbiyeli olurlar, onun hakkında gelişigüzel, tutarsız konuşmazlar, onu sevip hürmet ederler. Bu sevgi yoluyla ona karşı ibadete yönelirler, onun emir ve yasaklarını yerine getirirler. Her an için Yüce Allah'ın gözetimi altında olduklarının bilincindedirler. Bu bilinç onları kendilerine karşı görevlerini yerine getirmeye zorladığı gibi, diğer insanlara karşı faydalı olmaya da sevk eder. Yüce Allah'ın peygamberleri kanalıyla bize gösterdiği doğru ve geniş yolda ilerlemek, ahlakın en yüksek seviyelerine ulaşmak demektir.

Kısaca Yüce Allah'a karşı görevlerini yerine getiren toplumlarda, başkalarına zarar verme, toplum huzurunu bozacak davranışlar sergileme gibi kötülük örneklerine rastlanmaz.

 

 

 

 

 

Yararlanılan Kaynaklar

Abdürreşid, İbrahim (1340). ed-Dinü'l-fıtri, İstanbul: Necm-i İstikbal Matbaası.

Bağçeci, Muhittin (ts). Allah’ı Bilmek, Kayseri: Etüd Ofset.

Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâil (ö.256/870) (1422/2001). el-Câmiu's-Sahîh, nşr. Muhammed Züheyr b. Nasır en-Nasır, Beyrut: Dâr-u Tavkı'n-Necât, I-IX.

Bulut, Halil İbrahim (2002). Kur’an Işığında Mucize ve Peygamber, İstanbul: Rağbet Yayınları.

Cürcânî, Ali İbn Muhammed İbn Al es-Seyyid eş-Şerîf, (ö.816/1413) (1985). Kitâbu’t-Tarîfât, Beyrut.

Devvani, Ebu Abdullah Celaleddin Muhammed b. Esad b. Muhammed (Yazma). Risaletu isbati'l-vacib, Kayseri Raşid Efendi Kütüphanesi, varak:10, No: 11223.

Düzgün, Şaban Ali (1997). Din Birey ve Toplum, Ankara: Akçağ Yayınları.

Düzgün, Şaban Ali (2013). “Allah’a İman”, İslâm İnanç Esasları el-Kitabı , Ankara: Grafiker Yayınları, 2. Baskı.

Ebu Ahmed, Muhammed Eman b. Ali (1978). el-Akl ve’n-Nakl Inde İbn Rüşd, Medine.

Ebû Dâvud, Süleyman b. Eş'as es-Sicistânî (ö.275/888) (ts). es-Sünen, nşr. Muhammed MuhyiddinAbdulhamid, Beyrut: Mektebetü’l-Asriyye., I-IV.

Ebu'l-Bekâ, Eyyûb b. Mûsâ el-Huseynî el-Kûfî (1992). Kitâbu'l Külliyyât Mu’cemunü'l - Mustalahâtve'l - Furûki'l -Lugaviyye, Nşr.: Adnan Derviş, Muhammed el-Mısr, Beyrut, I.

Fatiş, Emrullah (2016). Ateistik  Problemler  Ve  Teolojik  Çözümler,  İstanbul: Ravza Yayıncılık ve Matbaacılık, 2. Baskı.

Fatiş, Emrullah, Arkeolojik Tanrı Algıları ve Kur’an, Kilis 7 Aralık Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Basılmamış BAP projesi, s.200.

Gazzali (1968), İhya'uUlumi'd-din,  Kahire,  IV.

Günaltay, M. Şemseddin (1339-1341). Felsefe-i ula : isbat-ı vacib ve ruh  nazariyeleri, İstanbul: Evkâf-ı Islâmiye Matbaası, Tedkikat ve Telifat-ı İslamiye Hey’eti neşriyatı.

Hafız, Kamil (1334). Cevahiru’l-Kelam fi BeyaniAkaidi’l-İslam, Kastamonu: Matbaa-i Vilayet-i Kastamonu.

Heyet (2010). Kur’an’dan Öğütler-2, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 3.baskı.

Işık, Mustafa (2013). “Fıtrat Hadisi’nin Osmanlı'nın Devşirme Sisteminde Hayata Aksedişi”, TurkishStudies - International Periodical For The Languages, Literatureand History of Turkishor, Ankara, Turkicvolume 8/6 Spring, s. 329.

Karaman, Fikret,   Karagöz İsmail vd (2009). Dinî Kavramlar Sözlüğü, İstanbul: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

Kılavuz, A. Saim (1997). Anahatlarıyla İslâm Akâidi ve Kelam’a  Giriş, İstanbul: Ensar Neşriyat.

Kütük, Selçuk (2010). Ateizm Yanılgısı , İstanbul: Açılım Kitap Yayınları.

Mâlik, b. Enes (1424/2003). Muvatta, Nşr.  Ebu Üsame Selim b. İd el-Hilali es-Selefi, Dübey:  Mektebetü’l-furkān, IV.

Mâturîdî, Ebû Mansûr Muhammed İbn Muhammed (ö.333/945) (2004). Te'vîlâtü Ehli's-Sünne (thk. Fatma Yusuf el-Haymi), Beyrut: Menşuratü Mervan Rıdvan Daûbûl, 1.baskı, I-IV; age, nşr. MücdiBaslum, Beyrut 1971, VII.

Mevdudi (1986). İslâmda İhya Hareketleri, çev. A. Ali Genç , İstanbul: Pınar Yayınları.

Özdemir, Metin (2012). “İnkârcı Akımların Genel Bir Kritiği”, Kelam el-Kitabı, Ankara: Grafiker yayınları, 2.baskı.

Özler, Mevlüt (2012).  “Tevhid”, DİA, Ankara, XXXXI/ 19.

Paul, Davies (1994). Tanrı ve Yeni Fizik, çev. Murat Temelli, İstanbul: İm Yayınları.

Pay, Metin (2016). “Kozmolojik Delil”,  Dini Araştırmalar Dergisi, Ocak- Haziran, Cilt:19, Sayı: 48, s.27.

Râğıb, el-Isfehânî (1983).  KitabuTafsili’n-Neşeteyn ve Tahsili’s-Saadeteyn, Beyrut.

Topaloglu, Aydın (2004). “Tannsal İnayetin Felsefi Anlamı ve Tarihsel Arka Plânı”, MÜİFD, İstanbul, c. 27, sayı:2, s. 106. 

Topaloğlu, Bekir (2006). Allah İnancı, İstanbul: İsam yayınları.

William, Lane Craig (1994). ReasonableFaith: Chiristian Truthand Apologetics,   (Wheaton,  IL: CrosswayBooks,  )

Yeşilzade, Mehmed Salih (1342/1923). Cenab-ı

 

[1] Hud, 11/112.

[2] Yunus, 10/105; Rum, 30/30.

[3]Abdürreşid İbrahim, ed-Dinü'l-fıtri,Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul1340, s.2-3, 5-6; YeşilzadeMehmed Salih,Cenab-ı Hakkı İnkar Edenlere Cevab, Şems Matbaası, İstanbul 1342/1923, s.15.

[5] Maide, 5/16; Bakara, 2/18; ; Rum, 30/30;Râğıb el-İsfehânî,  KitabuTafsili’n-Neşeteyn ve Tahsili’s-Saadeteyn, s.73-74, Beyrut 1983.

[6]Şaban Ali Düzgün, Din Birey ve Toplum, Akçağ Yayınları, Ankara1997, s.13, 15.

[7] Emrullah Fatiş, Ateistik Problemler ve Teolojik Çözümler,  Ravza Yayıncılık ve Matbaacılık, 2. Baskı, İstanbul 2016. s.162-163.

[8] Ebu Abdullah Celaleddin Muhammed b. Esad b. Muhammed Devvânî, Risâletu isbâti'l-vâcib, Kayseri Raşid Efendi Kütüphanesi, Yazma varak:10, No: 11223.

 

[9] Metin Pay, “Kozmolojik Delil” Dini Araştırmalar Dergisi, Ocak- Haziran 2016, Cilt:19, Sayı: 48, s.27.

[10]M. Şemseddin Günaltay, Felsefe-i Ula : İsbat-ı Vacib ve Ruh Nazariyeleri, Evkâf-ı İslâmiye Matbaası, Tedkikat ve Telifat-ı İslamiye Hey’eti neşriyatı, İstanbul, 1339-1341, s.94-115.

[11] En’am, 6/18; ayrıca bkz. Rum, 30/25.

[12] Enbiya, 21/33.

[13]Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 147-148,  160-161,  Açılım Kitap Yayınları, İstanbul 2010; William Lane Craig, Reasonable Faith: Chiristian Truth and  Apologetics, s. 101, (Wheaton,  IL: Crossway  Books,  1994)

[14]En'am, 6/101.

[15] Metin Özdemir, “İnkârcı Akımların Genel Bir Kritiği”, s. 548, Kelam el-Kitabı, Grafiker yayınları, 2.baskı, Ankara 2012.

[16]Mülk, 67/3-4; ayrıca bkz. Kaf, 50/6-7.

[17]Zâriyat, 51/47.

[18] Fatır, 35/41.

[19] Bakara, 2/255.

[20] Bakara, 2/162; ayrıca bkz. Yasin, 36/33; Bakara, 2/164; Rum, 30/50; Casiye, 45/3-5.

[21] Ebu Ahmed Muhammed Eman b.Ali, el-Akl ve’n-Nakl inde İbn Rüşd, s. 83, Medine 1978. İnayet kavramı, Yüce Allah’ın yaratıkları üzerindeki bilgisi, hikmeti,  idaresi,  yardımı ve lütfu şeklinde ifade edilmektedir.  Daha özel anlamıyla, Allah’ın kullarını özellikle  kendisine  iman  edenleri,  gözetmesi  ve  onları kötülüklerden koruyup kollamasıdır. Topaloglu, Aydın, “Tanrısal İnayetin Felsefi Anlamı ve Tarihsel Arka Plânı”, MÜİFD, c. 27, sayı:2, s. 106,  İstanbul 2004.

[22] Bakara, 2/29.

[23] Furkan, 25/61.

[24] Abese, 80/24-33; ayrıca bkz. Bakara, 2/22; En’am, 6/95-96, 99.

[25]Yunus, 10/5.

[26]Lokman, 31/20.

[27]Nahl, 16/12.

[28]Ebū Nasr Muhammad, el-Fârâbî, Kitâlbü'l-Cem' beyne re'yeyi'l-hakîmeyn, Beyrut 1991, s.  103; Topaloglu, Aydın, “Tanrısal İnayetin Felsefi Anlamı ve Tarihsel Arka Plânı”, MÜİFD, c. 27, sayı:2, s. 113,  İstanbul 2004.

[29] Bağçeci Muhittin, Allah’ı Bilmek, s. 45, Etüd Ofset, Kayseri ts.

[30]Evrenin normal genişleme hızı 1060 birimdir. 1060 da 1’lik bir değişim bile galaksilerin ve hayatın var olmasını engellemektedir. Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 122, 195, Açılım Kitap Yayınları, İstanbul 2010; Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, çev. Murat Temelli, İm Yayınları, İstanbul 1994, s. 315 vd.

[31]M. Şemseddin Günaltay, Felsefe-i ula, s.113-115.

[32]Cürcânî, Tarifât,  s. 175,  Beyrut 1985.

[33]Nûr,  24/ 40; Neml, 27/ 14; Lokman, 31/32.

[34] Buhârî, “Cenâiz”, 93; Ebû Davud, “Sünnet”, 18.

[35] A’râf, 7/172: “Ve senin rabbin, her ne zaman Âdemoğullarının sulblerinden onların soylarını çıkaracak olsa, onları kendileri hakkında tanıklık etmeye çağırır: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Onlar, cevaben: "Elbette!" derler, "Buna tanıklık ederiz!" Bunu, böylece hatırlatıyoruz ki Kıyamet Gününde, "Doğrusu, bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz.” Geniş bilgi için bkz. Kur’an’dan Öğütler-1,  s. 405-406, 3. baskı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2010.

[36] Rum, 30/30.

[37] Yunus, 10/22.

[38] Mustafa Işık, “Fıtrat Hadisi’nin Osmanlı'nın Devşirme Sisteminde Hayata Aksedişi”, Turkish Studies-International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic volume 8/6 Spring 2013, s. 329, Ankara-Turkey.

[39] Rum, 30/30

[40]Mâturîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne (thk. Fatma Yusuf el-Haymi),  c. IV, s. 47.

[41]Mevdudi, İslâm’da İhya Hareketleri, s. 22, çev. A.Ali Genç, Pınar Yayınları, İstanbul 1986.

[42] En’am, 6/75-82.

[43] A’la, 87/3; Şaban Ali Düzgün, “Allah’a İman”, İslâm İnanç Esasları el-Kitabı, s. 65, 2. Baskı, Grafiker Yayınları, Ankara 2013.

[44]Bakara, 27138.

[45]Şems, 91/7-9.

[46]Kaf, 50/16; ayrıca kz. Enfal,  8/24.

[47]Kur’an’dan Öğütler-1,  s. 38, 3.baskı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2010.

[48] Emrullah Fatiş, Arkeolojik Tanrı Algıları ve Kur’an, s. 200.

[49]A. Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İslâm Akâidi ve Kelam’a Giriş, Ensar Neşriyat, İstanbul 1997,  s. 60

[50]Beyyine, 98/7; Tin, 95/6.

[51] Tin, 95/4-5.

[52] Emrullah Fatiş, Ateistik  Problemler  Ve  Teolojik  Çözümler,  s. 75.

[53] Mülk, 67/2.

[54] Enbiyâ, 21/25; Nahl, 16/36; Mü’minun,  23/32; A’râf,  7/138-140; Bu konuda geniş bilgi için bkz., Halil İbrahim Bulut, Kur’an Işığında Mucize ve Peygamber, Rağbet Yay., İstanbul, 2002, s. 115 vd.

[55] Mâlik b. Enes, Muvatta, (thk. Ebu Üsame Selim b. İd el-Hilali es-Selefi), Husnu’l-Hulk, 8, hn. 1789, c. IV, s. 296, Dübey: Mektebetü’l-furkân, 1424/2003.

[56]A'raf, 7/59,65,73,85;Hûd, 11/61,84;Enbiyâ, 21/25.

[57]Enbiyâ, 21/25.

[58]Zâriyât, 51/56.

[59]Nahl, 16/36.

[60]Şûrâ, 42/13.

[61]Hacc, 22/73.

[62] Neml, 27/62.

[63]Neml, 27/62; ayrıca bkz. Muhammed, 47/19; İbrahim, 14/52; Neml, 27/61, 64.

[64]İsra, 17/44; Mâturîdî,  Ebû Mansûr, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, (thk. MücdiBaslum), Beyrut 1971, VII, s. 52.

[65] Bakara, 2/163.

[66]Hafız Kamil, Cevahiru’l-Kelam fi Beyâni Akâidi’l-İslam,  Matbaa-i Vilayet-i Kastamonu, 1334,s.  12-14.

[67] İhlas, 112/1-4.

[68] Nahl, 16/52.

[69] Bekir Topaloğlu, Allah İnancı, TDV Yayınları,  İstanbul, Ekim 2006, s. 49, 53-57.

[70] Bekir Topaloğlu, Allah İnancı, TDV Yayınları,  s. 49, 57.

[71] Mevlüt Özler,  “Tevhid”, DİA, Ankara 2012, XXXXI/ 19.

[72] Nisa, 4/48; Hud, 11/50.

[73] Al-i İmran, 3/ 64.

[74] Şûra, 42/13.

[75] Hud, 11/54.

[76] Hacc, 22/26.

[77] İbrahim, 14/35.

[78] Yusuf, 12/38.

[79]Ebu'l-Bekâ, Eyyûb b. Mûsâ el-Huseynî el-Kûfî, Kitâbu'l-KülliyyâtMu’cemunü'l-Mustalahâtve'l-Furûki'l-Lugaviyye, Nşr.: Adnan Derviş, Muhammed el-Mısrî, Beyrut, 1992, I, s.533; Fikret Karaman, İsmail Karagözvd, Dinî Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, İstanbul2009, s.443, 542.

Foto Galeri